Fatih Arslan | Geliyoo & Xtremcoin & HepcyFatih Arslan | Geliyoo & Xtremcoin & Hepcy

Fatih Arslan

  • Hakkımda
  • Projeler
  • Sertifikalar
  • Blog
  • CreaTwins
  • Geliyoo
  • İletişim
  • Bir selam ver!

    slm@fatharsln.com
Fatih Arslan | Geliyoo & Xtremcoin & Hepcy

Demokrasi, Çok Başlılık ve İstikrar: Tarihten Günümüze Eleştirel Bir Değerlendirme

  • Home
  • Farkındalık
  • Demokrasi, Çok Başlılık ve İstikrar: Tarihten Günümüze Eleştirel Bir Değerlendirme
  • Fatih Arslan
  • 1 Haziran 2025

Demokrasi, modern dünyada en yaygın kabul gören yönetim biçimi olsa da, ben “dünyanın başına sarılmış büyük bir yalan” olarak nitelendiriyorum. Bu bakış ile, demokratik sistemlerin çok başlı bir yönetim yapısıyla karar alma süreçlerini karmaşıklaştırdığı ve toplumlarda kaos yarattığı düşüncesindeyim. Halkın kendi kendini yönettiği iddiası aldatıcı olabilir; zira çoğunlukla görünürdeki seçim özgürlüğüne rağmen gerçek iktidarın küçük bir elit zümrenin elinde olduğu öne sürülmektedir. Bu makalede, demokrasiye yönelik bu eleştirimi tarih, sosyoloji ve siyasal bilim disiplinleri perspektifinden kapsamlı bir şekilde inceleyeceğiz. Hazreti Adem’den günümüze uzanan tarihsel süreçte farklı yönetim modellerini değerlendirecek; monarşi, aristokrasi ve demokrasi gibi sistemlerin toplumsal istikrar ve refah açısından nasıl sonuçlar doğurduğunu tartışacağız. Ayrıca demokrasiye dair eleştirileri destekleyen kuramsal argümanlar (örneğin elit teorileri ve propaganda modeli) ile monarşik yönetimlerin sağladığı iddia edilen uzun vadeli istikrar avantajları ele alınacaktır. Bunu yaparken eleştirel bir bakış açısını koruyarak, hem demokrasinin hem de tek merkezli güçlü liderlik sistemlerinin olumlu ve olumsuz yönlerine değinilecektir.

Tarihsel Perspektif: İlk Toplumlardan Klasik Döneme

İlk Toplumlarda Liderlik ve İlahi Meşruiyet: Tarihin başlangıcından itibaren insanların yönetiminde genellikle tek bir önder figürünün rol oynadığı görülür. Dini anlatılara göre insanlığın atası Hazreti Adem bir peygamber olarak Allah tarafından görevlendirilmiş ve dünyadaki ilk halife (yönetici) kabul edilmiştir. Bu anlatı, en başta iktidarın halktan değil Tanrı’dan veya geleneklerden kaynaklandığı fikrine dayanır. İlk kabile ve aşiret toplumlarında da genelde bir patriark veya reis figürü liderlik yapmaktaydı. Toplum üyeleri arasındaki kararlar çoğu zaman aile büyüğü, kabile şefi ya da ruhani lider konumundaki tek bir kişi tarafından alınır; bu kişi bilgelik, yaş, cesaret veya ilahi yetke ile meşruiyetini sağlamıştır. Dolayısıyla, yazılı tarihin öncesinde dahi insanlar doğrudan demokrasi gibi kavramlardan ziyade tek bir lider etrafında örgütlenme eğilimindeydi. Bu durum, yönetimde çok başlılığın değil tek sesliliğin daha doğal ve işlevsel bulunduğuna dair kadim bir tecrübeyi yansıtır.

Antik Çağ ve Klasik Dönemde Yönetim Deneyimleri: Yazılı tarihe geçtiğimiz antik çağlarda, özellikle şehir devletleri ölçeğinde, farklı yönetim biçimleri ortaya çıkmıştır. Monarşi, oligarşi (aristokrasi) ve demokrasi gibi kavramlar ilk defa antik Yunan düşünürleri tarafından sınıflandırılmıştır. Antik Yunan’da Atina şehri, M.Ö. 5. yüzyılda uyguladığı doğrudan demokrasi deneyimi ile bilinir. Ancak bu deneyim bile tüm nüfusu kapsamıyordu; sadece özgür erkek vatandaşlar karar süreçlerine katılabiliyordu. Atina demokrasisi tarihte önemli bir yer edinmiş olsa da, dönemin bazı filozofları tarafından yoğun şekilde eleştirilmiştir. Örneğin, Platon demokrasiyi “aşırı özgürlük ortamında çoğunluğun bilgisizce hükmetmesi” olarak görmüş ve bunun kaçınılmaz olarak düzensizlik doğuracağını savunmuştur. Platon’un Devlet (Politeia) adlı eserinde demokrasi, kötü bir yönetim formu olarak tasvir edilir ve neticede tiranlığa yol açacağı öne sürülür. Ünlü bir alıntıda Platon, “Zorbalık, doğası gereği demokrasiden doğar; en ağır tiranlık ve kölelik de aşırı özgürlükten çıkar” diyerek bu görüşünü dile getirmiştir . Nitekim Platon’a göre çoğulculuğun ve ölçüsüz özgürlüğün hâkim olduğu demokratik bir düzen, halkın düzene hasret kalmasına ve sonunda güçlü bir otoriteye (bir tirana) sığınmasına neden olur . Bu eleştiriler, antik dönemden bu yana çok başlı yönetim anlayışına dair süregelen bir şüpheciliğin ilk işaretleri olarak görülebilir.

Antik Yunan’ın bir diğer büyük düşünürü Aristoteles de devlet formlarını sınıflandırırken benzer bir eleştirel bakış sunmuştur. Aristoteles’e göre yönetimin “iyi” ya da “kötü” oluşu, kimin yönettiğinden ziyade yönetenlerin ortak iyiliği gözetip gözetmemesine bağlıdır. O, yönetimi tek kişinin, azınlığın veya çoğunluğun elinde olmasına göre monarşi, aristokrasi ve polity (cumhuriyet/demokrasi) olarak ayırır; ancak bu formların yozlaşmış versiyonları sırasıyla tiranlık, oligarşi ve demagojiye dayalı popüler yönetim (ochlocracy) olarak ortaya çıkar . Aristoteles özellikle demokrasinin bozulmuş hali olan ochlocracyyi (başıbozuk kalabalık yönetimi, yani çoğunluk despotizmi) eleştirir. Ona göre devlet yönetiminde kanun hakimiyeti ve bilgeliğin rehberliği olmadığında, sırf halk çoğunluğunun istediği diye yanlış kararların alınması mümkündür. Hem Platon hem Aristoteles, devletin başında bilge ve erdemli tek bir kişinin (ya da küçük bir grubun) bulunmasının, bilgisiz kitlelerin kontrolünden daha iyi olacağı kanaatindedirler. Bu görüşler ışığında, Antik Çağ’da çok başlı karar alma mekanizmalarının –yani geniş kitlelerin doğrudan yönetiminin– toplum düzenini sağlamaktansa kaosa meylettiği düşüncesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Atina deneyimi de uzun ömürlü olamamış; Peloponez Savaşları sonrasında Atina’nın düşüşü ve kısa süreli oligark yönetimler ile tiranlık denemeleri yaşanmıştır.

Roma Cumhuriyeti’nden İmparatorluğa: Tek Liderliğin Zaferi: Benzer bir dönüşüm, Roma tarihinde de gözlemlenebilir. Roma, M.Ö. 509’da krallığı devirip Cumhuriyet rejimine geçtiğinde karma bir yönetim modeli benimsedi: İki konsül, senato ve halk meclisleri arasında güç paylaşımı yapılıyordu. Bu karma düzen bir süre istikrarlı işledi ise de, M.Ö. 1. yüzyılda Cumhuriyet şiddetli iç savaşlar, siyasi bölünmeler ve suikastlar ile sarsıldı. Julius Sezar’ın diktatörlüğü ve ölümü, ardından gelen Antonius ile Oktavianus (Augustus) arasındaki iktidar mücadelesi, Roma’da çok başlı yönetim anlayışının pratikte nasıl istikrarsızlığa yol açtığını göstermiştir. Sonunda M.Ö. 27’de Oktavianus, Augustus unvanını alarak Roma İmparatorluğu’nu tek başına yönetmeye başladı. Tarihçiler, Augustus ile başlayan dönemi Pax Romana (Roma Barışı) olarak adlandırırlar. Gerçekten de Augustus’un imparatorluğu tesis etmesiyle birlikte Roma, yaklaşık 200 yıl sürecek görece barış ve refah dolu bir döneme girmiştir  . Bu süre zarfında imparatorluk, siyasi ve ekonomik gücünün zirvesine ulaşmış; imparatorun otoritesi altında imparatorluk topraklarında göreli bir istikrar sağlanmıştır. Pax Romana, elbette tamamen çatışmasız bir dönem değildi; zalim imparatorlar döneminde siyasi rakiplerin katledilmesi veya belirli eyaletlerde isyanların bastırılması gibi olaylar yaşanmıştır . Ancak Cumhuriyet’in son dönemindeki kaosla kıyaslandığında, İmparatorluk altında Roma’da merkezi bir otoritenin bulunması, devlet mekanizmasını daha düzenli ve etkin hale getirmiştir. Bu durum, tarihsel olarak “tek başlı” yönetimin “çok başlı” cumhuriyet modeline kıyasla daha uzun soluklu ve kararlı bir istikrar sağlayabildiğine dair bir örnek olarak değerlendirilebilir. Nitekim Pax Romana sırasında imparatorluk dünyanın dörtte birini kapsayacak şekilde genişlemiş, kültür-sanatta ve teknolojide bir altın çağ yaşanmıştır .

İmparatorluklar Çağı: Monarşi ile Büyüyen Devletler: Roma’nın bölünmesi ve Batı Roma’nın çöküşünün ardından Orta Çağ boyunca ve Yeni Çağ’da büyük devletlerin neredeyse tamamı monarşi ile yönetildi. Bizans İmparatorluğu (Doğu Roma), 395 yılından 1453’e kadar –yani yaklaşık bin yıl boyunca– varlığını sürdürdü ve dünya tarihinin en uzun ömürlü imparatorluklarından biri oldu . Bizans’ta yönetim mutlak imparatorluk şeklindeydi; imparator hem dünyevi hem ruhani lider konumundaydı ve iktidar genellikle hanedan içinde kalıyordu. Uzun ömrü boyunca Bizans, sayısız savaşa ve iç isyana rağmen kurumsal devamlılığını koruyabildi. Bunun bir nedeni, merkezi otoritenin sürekliliği ve devlet bürokrasisinin imparator etrafında örgütlenmiş olmasıydı. Tarihçiler Bizans’ı “köprü” bir medeniyet olarak tanımlar; antik Roma yönetim mirasını Orta Çağ dünyasına taşımış, hukuk ve idarede süreklilik sağlamıştır  . Elbette Bizans’ta zaman zaman taht kavgaları, saray entrikaları ve birden fazla imparator adayının mücadele ettiği dönemler olmuştur. Ancak bu çok başlılık krizleri genellikle ya kısa sürede bastırılmış ya da bir rakibin diğerini elimine etmesiyle yeniden tek bir imparatorun hâkimiyetine dönülmüştür. İlginç bir şekilde, Bizans içindeki bölünmeler arttığında (örneğin çeşitli ortodoks-dini hizipler veya askeri isyanlar şeklinde), imparatorluğun zayıfladığı; buna karşın güçlü imparatorların uzun süre hüküm sürdüğü dönemlerde (Justinianus, Herakleios veya Basil II gibi) hem sınırların genişlediği hem de halkın nispeten barış ve refah içinde yaşadığı kaydedilmiştir. Bu durum, bir devletin yönetiminde istikrarlı bir tek merkezin önemini bir kez daha göstermektedir.

Orta Çağ İslam dünyasında da benzer şekilde merkezi otoriteye dayalı imparatorluklar gelişti. Emevîler, Abbasîler ve ardından coğrafyamızda ortaya çıkan Osmanlı İmparatorluğu, geniş coğrafyalara hükmetmiş uzun ömürlü monarşik devletlerdir. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu, 13. yüzyıl sonundan 20. yüzyıl başına dek 600 yıldan fazla hüküm sürmüş; 15. ve 16. yüzyıllarda dünyanın en güçlü devletlerinden biri haline gelmiştir  . Osmanlı devleti, bir hanedan monarşisi olarak yönetiliyordu: Egemenlik, Osmanoğlu ailesine mensup padişahlarda toplanmıştı ve padişah devletin mutlak otoritesiydi. Bu sistemde yönetimde sürekliliği sağlamak adına veraset ilkesi geçerliydi, ancak çok başlılık riskini bertaraf etmek için Osmanlı’da “kardeş katli” gibi sert yöntemlerin uygulandığı da bilinmektedir. Taht mücadeleleri genellikle hanedan dışı aktörlere kapalı tutulmaya çalışılmış, böylece devletin zirvesinde tek bir merkez olmasına özel önem verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, tek bir hanedanın idaresinde yüzyıllar boyunca ayakta kalıp geniş toprakları kontrol edebilmesiyle, monarşik istikrarın önemli bir örneği olarak anılır. Tarihçiler, Osmanlı yönetiminin özellikle Klasik Dönem’de (Fatih Sultan Mehmed, Kanuni Sultan Süleyman gibi güçlü padişahlar zamanında) büyük bir bölgesel istikrar ve güvenlik kaynağı olduğunu belirtirler . Nitekim Batı Avrupalılar Osmanlıyı kendi çıkarlarına tehdit olarak görse de, “Osmanlı Barışı” diyebileceğimiz bir düzen sayesinde Orta Doğu, Balkanlar ve Kuzey Afrika’da farklı din ve milletlerden insanların uzun süre barış içinde yaşadığı belirtilmektedir . Osmanlı’nın millet sistemi, farklı inanç topluluklarına kendi iç işlerinde özerklik tanıyarak bir arada yaşamayı mümkün kılmıştır; bu sayede imparatorluk içindeki çeşitli etnik ve dini gruplar, tek bir merkezi otoriteye sadakat gösterdikleri sürece görece huzur içinde varlıklarını sürdürmüşlerdir . Osmanlı millet sistemi, dönemin Avrupa’sındaki din savaşları ve mezhep çatışmalarıyla kıyaslandığında dikkate değer bir hoşgörü ve idari esneklik örneği olarak görülür  . Bu da, merkezi monarşik otoritenin rehberliğinde çok farklı unsurların bir arada tutulabildiğini gösterir.

Monarşinin Uzun Soluklu İstikrarı: Genel olarak tarih, en geniş ve uzun ömürlü devlet organizasyonlarının monarşik veya imparatorluk yönetimleri altında ortaya çıktığını göstermektedir. Pers İmparatorluğu’ndan Çin Hanedanlarına, Hint Moğol İmparatorluğu’ndan Habsburg ve Britanya imparatorluklarına kadar büyük ölçekli siyasî yapılar, tek bir hanedan ya da tek bir hükümdarın egemenlik silsilesiyle yönetilmişlerdir. İmparatorlukların büyüklüğü ve başarısı, elbette ki tek başına yönetim biçimine indirgenemez; coğrafi, ekonomik ve askeri pek çok etken rol oynar. Ancak burada vurgulanması gereken husus, bu devletlerin yönetim mekanizmalarında son sözü söyleyen tek bir karar merkezi olduğu gerçeğidir. Bir imparator ya da kral, hükümetin farklı kademeleri arasında hakem rolü oynar ve nihai olarak devlet politikalarına yön verirdi. Bu sayede, karar alma süreçlerinde süreklilik ve tutarlılık sağlanabiliyordu. Örneğin Çin’de imparatorluk, “Göğün Mandası” inancıyla meşrulaştırılmış ve imparator, halkın babası konumunda kabul edilmiştir. Hanedanlar değişse de, Çin toplumunda imparatorluk kurumu binlerce yıl boyunca süreklilik arz etmiştir. Keza Osmanlı padişahları, “Devlet-i Ebed-müddet” (ebedî devlet) idealiyle, devleti kendi ömürlerinin ötesinde yaşatacak bir emanet olarak görmüşlerdir. Merkezi otorite, özellikle geniş coğrafyalarda güvenlik ve düzeni korumak için kritik bir unsur olmuştur. İmparatorluk yönetimleri, yerel aktörler ya da feodal beyler arasındaki çok başlı rekabeti sınırlayarak iç çatışmaları en aza indirme iddiasındadır. Tarihsel veriler, güçlü merkezi idareye sahip dönemlerin genellikle barış, ekonomik canlılık ve kültürel ilerleme ile karakterize edildiğini göstermektedir. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman devri Osmanlı’nın en güçlü, istikrarlı ve zengin dönemlerinden biri kabul edilir; 46 yıllık bu saltanat boyunca düzenli bir hukuk sistemi tesis edilmiş, imparatorluk genişlemiş ve toplum düzeni korunmuştur  . Aynı şekilde, Roma İmparatorluğu’nun “Altın Çağı” kabul edilen dönemde (M.S. 1. ve 2. yüzyıllar) imparatorlar ardı ardına barışçıl bir şekilde iktidarı devralabilmiş, merkezi otorite sayesinde Akdeniz çevresinde asayiş ve ekonomik bütünleşme sağlanmıştır.

Özetle tarihsel perspektiften bakıldığında, çok başlılıktan uzak, kararların net ve merkezi alındığı yönetim biçimleri (monarşiler, imparatorluklar vb.), devletlerin ömrünü uzatmış ve geniş kitlelere istikrarlı bir düzen sunabilmiştir. Bu elbette ki tek taraflı bir başarı hikâyesi değildir; bazı monarşiler zalim tiranlıklar şeklinde de tezahür edebilmiştir. Yine de, kadim dünyada demokrasi deneyimlerinin çoğunlukla kısa sürmesi ve çatışmalarla sonuçlanması, buna mukabil monarşik yapıların imparatorluklar halinde yüzyıllarca ayakta kalması dikkat çekicidir. Bir sonraki bölümde, bu olgunun sosyolojik ve siyasal teorilerde nasıl açıklandığını, demokrasiye yöneltilen sistematik eleştirilerin neler olduğunu inceleyeceğiz.

Sosyolojik Perspektif: Elit Teorisi ve “Demokrasi Yanılsaması”

Demokrasi teoride “halkın kendi kendini yönetmesi” anlamına gelse de, sosyolojik gerçeklik çoğu zaman bu idealden farklıdır. Büyük ölçekli modern toplumlarda milyonlarca insanın doğrudan karar süreçlerine katılması pratik olarak mümkün değildir; bu nedenle temsili demokrasilerde halk, karar alma yetkisini seçimler yoluyla belli temsilcilere devreder. Ancak bu temsilcilerin ve onları örgütleyen partilerin zamanla halka rağmen ayrı bir güç odağı haline geldiği yönünde güçlü tezler vardır. Elit teorisi, tam da bu noktada devreye girer. İtalyan sosyologlar Gaetano Mosca, Vilfredo Pareto ve Alman-İtalyan sosyolog Robert Michels gibi isimler, 20. yüzyılın başlarında demokratik sistemlerin dahi özünde bir elit egemenliği ürettiğini ileri sürmüşlerdir  .

Mosca toplumları yöneten azınlık (siyasi elit) ve yönetilen çoğunluk olarak ikiye ayırır. Ona göre elitler, örgütlenmiş küçük bir azınlık iken halk yığınları örgütsüz bir çoğunluktur; bu yüzden, çoğunluğun adı demokrasi bile olsa, fiiliyatta yönetimi hep bu organize azınlıklar (elitler) kontrol eder . Pareto ise her toplumda daima bir “yönetici elit” bulunduğunu, zaman zaman devrim veya seçim yoluyla bu elitin kişilerinin değişebileceğini (“elitlerin dolaşımı”), ancak halkın hiçbir zaman doğrudan muktedir olamadığını savunmuştur. Bu bakış açısına göre demokrasi, sadece elitlerin değişim şekillerinden biridir; iktidar, aristokrat bir zümreden halk içinden çıkan başka bir zümreye geçse de, özünde hep küçük bir grup tarafından kullanılır.

Elit teorisinin en çarpıcı ifadelerinden birini ortaya koyan Robert Michels, 1911 tarihli Siyasal Partiler adlı çalışmasında “oligarşinin tunç kanunu” kavramını geliştirmiştir. Michels’e göre, bütün örgütler doğası gereği oligarşik eğilim taşır; özellikle de demokratik iddia ile kurulmuş geniş örgütler (siyasi partiler, sendikalar, kitle hareketleri) bile zamanla içlerinden profesyonel bir yönetici sınıf çıkarır ve bu sınıf örgütün gerçek kontrolünü ele geçirir  . Michels şu çarpıcı sonuca varır: “Demokrasinin bireylere kaderleri üzerinde söz hakkı verdiği inancı bir yanılsamadır; er ya da geç seçilmiş olanlar, seçenlerin üzerinde bir egemenlik kurar.” Gerçekten de Michels, modern kitle demokrasilerinde kaçınılmaz olarak **“seçilmişlerin seçmenler üzerindeki iktidarı”**nın tesis edildiğini belirtir . Bunu birkaç temel nedene dayandırır: Birincisi, halk yığınlarının kendilerini doğrudan yönetmesi teknik olarak imkânsızdır; örgütlenme kaçınılmazdır ve örgütlü yapı içerisinde liderlik konumları ortaya çıkar. İkincisi, geniş kitlelerin büyük bölümü siyasal karmaşayı derinlemesine anlayacak bilgi ve zamana sahip değildir; çoğu insan rehberlik arayışı içerisindedir ve karizmatik/uzman liderler bulundurmaktan memnundur. Üçüncüsü, lider kadrolar belirli bir uzmanlık, hitabet, örgütlenme becerisi ve maddi imkânlar sayesinde kitle üzerinde etkili olur ve kendini vazgeçilmez kılar  . Bu dinamikler sonucunda, en “katılımcı” görünen demokrasi bile içeride bir hiyerarşi üretir; partilerin tepelerinde, bürokrasinin üst kademelerinde ve sermaye çevrelerinde kümelenen gizli bir oligarşi toplumu yönetir hale gelir.

Michels’in “demokrasi bir illüzyondur” tezi, günümüz liberal demokrasilerini anlamak için de sıkça referans verilir. Nitekim bazı ampirik çalışmalar, demokratik ülkelerde çıkar grupları ve ekonomik elitlerin, geniş halk kitlelerine göre politikaları şekillendirmede katbekat daha etkili olduğunu göstermektedir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri üzerine yapılan bir araştırma, gelir düzeyi yüksek seçmenlerin tercih ettiği politikaların hayata geçme olasılığının çok daha yüksek olduğunu, düşük gelirli seçmenlerin tercihleriyle politik sonuçlar arasında ise istatistikî olarak sıfıra yakın bir ilişki bulunduğunu ortaya koymuştur . Bu bulgu, pratikte demokrasilerde karar alıcıların en çok toplumun üst dilimlerinin isteklerine cevap verdiğini, dolayısıyla halkın geneli için “eşit” bir temsilin gerçekleşmediğini göstermektedir. Neticede, kâğıt üzerinde tüm vatandaşlar eşit oy hakkına sahip olsa da, siyasal gündemi belirleyen ve devlet politikalarını yönlendiren güçler, imkânları ve örgütlülükleri sayesinde ayrıcalıklı bir konum elde eden küçük bir azınlık olmaktadır.

Bu durumu Amerikalı sosyolog C. Wright Mills, 1956 tarihli İktidar Seçkinleri adlı eserinde çarpıcı biçimde betimler. Mills’e göre ABD gibi bir demokrasi dahi, görünürde birbirinden ayrı gibi duran siyasetçiler, büyük şirket yöneticileri ve ordu bürokrasisinin üst kademelerinden oluşan bir “iktidar eliti” tarafından perde arkasından idare edilmektedir. Medya, eğitim ve propaganda araçları da bu elitin çıkarlarına hizmet edecek şekilde kitleleri yönlendirmektedir. Bu perspektif, günümüz demokrasilerinde halkın rızasının aslında ustalıkla “imal edildiğini” (manufacturing consent) öne süren görüşle örtüşür. Noam Chomsky ve Edward Herman’ın “Propaganda Modeli”, medya ve iletişim araçlarının sahiplik yapısı ve işleyişi itibarıyla topluma egemen ideolojiyi ve elit çıkarlarını benimsettiren bir filtre görevi gördüğünü savunur . Yani demokratik ülkelerde zorlayıcı bir diktatörlük olmasa da, halkın ne düşüneceği ve neyi talep edeceği incelikle şekillendirilir. Büyük medya kuruluşlarının sahipleri, reklam veren dev şirketler, hükümetlerle içli dışlı “uzmanlar” ve ideolojik yönelimler, haber ve bilgi akışını öyle bir süzgeçten geçirir ki, sonunda sistem için tehlike arz etmeyecek fikirler toplumda hakim olur . Bu, bir tür yumuşak tahakküm mekanizmasıdır: İnsanlar özgürce tercih yaptıklarını sanırken aslında tercihleri önceden çerçevelenmiştir. Sonuçta demokratik sistem, çoğunluğun rızasına dayandığı için değil; çoğunluğun rızası sistem lehine üretilebildiği için istikrarlı kalır.

Sosyolojik açıdan bakıldığında, demokrasi bir “yönetme tekniği” olarak da değerlendirilebilir: Seçimler ve temsil mekanizması sayesinde kitleler kendi kendilerini yönettikleri inancıyla sisteme bağlanırlar, ancak gerçekte onlar adına karar alan bir sınıf oluşmuştur. Seçmenler belirli aralıklarla sandığa giderek öfke veya memnuniyetlerini sembolik olarak ifade ederler; fakat devletin ve ekonominin temel doğrultusu kolay kolay değişmez. Bir anlamda, demokrasi düzen içi değişimlerin emniyet supabı işlevi görür. Toplum çok rahatsız olduğunda muhalefet partisi iktidara gelir, fakat yeni gelenler de uzun vadede benzer elit çıkar dengeleri doğrultusunda hareket etmeye başlar. Bu döngü, halkın gerçek iktidar sahiplerini fark etmesini zorlaştırır ve sistemin meşruiyetini pekiştirir.

Bu bağlamda, günümüzde sıkça dile getirilen “küresel elit”, “derin devlet” veya “küreselci düzen” gibi kavramlar, demokrasinin arka planında daha büyük güç ilişkilerinin döndüğü fikrine dayanır. Örneğin, uluslararası büyük şirketler, finans çevreleri ve hatta bazı aileler ya da gruplar (Rothschild’ler, Rockefeller’lar vb. gibi popüler söylemlerde yer alan) ülkelerin politikalarını perde arkasından etkileyebilmektedir. Bir ülke demokratik seçimlerle hükümet değişikliğine gidebilir; fakat yeni gelen hükümet de uluslararası piyasa aktörlerinin, dış güçlerin veya yerleşik bürokrasinin çizdiği sınırların dışına çıkmakta zorlanır. Bu olgu, daha radikal eleştirmenlerce “demokrasinin bir aldatmaca olduğu” söylemiyle ifade edilir: Yani dünya çapında halklara bir yönetimde söz sahibi olma rüyası satılmakta, oyalama yoluyla kitleler sistemle uyumlu hale getirilmekte ve aslında dünya daha kolay yönetilir bir yapıya sokulmaktadır. Bu komplocu tınılar içerse de kısmen gerçeklik payı olan yaklaşım, özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde liberal demokrasinin küresel bir paket program gibi farklı ülkelere ihraç edilmesini de eleştirir. Demokrasiyi yayma iddiasıyla yapılan bazı müdahalelerin (örneğin Orta Doğu’daki rejim değişikliği çabaları), hedef ülkelerde istikrarı bozup yıllarca süren kaoslara yol açtığı görülmüştür. Irak, Libya, Suriye gibi örneklerde, otoriter liderlerin devrilmesiyle demokrasi geleceği umut edilirken, fiiliyatta uzun süreli iç savaşlar ve parçalanmış siyasi yapılar ortaya çıkmıştır. Bu da “demokrasi” söyleminin bazen büyük güçlerce jeopolitik çıkarlar uğruna kullanıldığı eleştirisini doğurmuştur. Sonuç olarak sosyolojik perspektiften demokrasi, idealize edildiği gibi geniş halk kitlelerinin gerçek iradesinin tecelli ettiği bir mekanizma olmaktan ziyade, sınırlı bir seçkin grubun iktidarını meşrulaştıran ve sürdüren bir çerçeve olarak anlaşılabilmektedir  . Bu çerçevede halkın mutluluğu ve refahı, yöneten elitin beceri ve insafına kalmıştır; eğer elit kendi çıkarını halk çıkarı yerine koyarsa, demokratik görüntü altında oligarşik bir yönetim hüküm sürer.

Siyaset Bilimi Perspektifi: İstikrar, Verimlilik ve Uzun Vadeli Yönetim

Siyaset bilimi alanında, farklı yönetim sistemlerinin performanslarını ve toplumsal çıktıları kıyaslayan pek çok çalışma bulunmaktadır. Demokrasi genellikle özgürlükler, katılım ve hesap verebilirlik ilkeleriyle övülürken; otoriter/monarşik sistemler hızlı karar alma, uzun vadeli planlama ve istikrar avantajlarıyla savunulmuştur. Bu bölümde, özellikle tek merkezli yönetimin (tek başlılığın) getirdiği iddia edilen avantajları ve çok başlı demokratik yapının yol açtığı düşünülen sorunları siyaset bilimi bakış açısından inceleyeceğiz.

“Çok Başlı” Yönetime Dair Sorunlar: Demokratik yönetimler genellikle güçler ayrılığı, farklı çıkar gruplarının temsili ve fikir çoğulculuğu gibi yapısal özelliklere sahiptir. Bu durum, idealler düzeyinde yönetime meşruiyet ve denge sağlasa da pratikte karar alma süreçlerini yavaşlatabilir ve karmaşıklaştırabilir. Birden fazla parti veya fraksiyonun iktidarı paylaştığı koalisyon hükümetleri, istikrar sorunu yaşamaya yatkındır. Farklı görüşteki partiler bir araya gelerek hükümet kurduklarında, ortak bir politika üzerinde uzlaşmaları güç olabilir. Sık taviz vermek zorunda kalmaları veya her partinin kendi tabanına dönük popülist istekleri yüzünden tutarlı bir icraat gerçekleştirememeleri mümkündür. Nitekim siyasi tarih, koalisyon dönemlerinin sık hükümet değişiklikleri, parlamento krizleri ve kısa ömürlü icraatlarla dolu olduğunu göstermektedir. Örneğin İtalya, 20. yüzyılın ikinci yarısında sürekli koalisyonlarla yönetilmiş, hükümetlerin ortalama ömrü bir yıldan az olmuştur. Türkiye de 1990’larda art arda zayıf koalisyon hükümetleri görmüş ve bu dönemde ekonomik ve siyasi istikrarsızlıklar yaşamıştır. Araştırmalar, çok parçalı meclis yapılarının ve koalisyonların politika tutarsızlığı ve yönetimde belirsizlik riskini artırdığını ortaya koymaktadır . Bir LSE Siyaset İncelemesi’nde belirtildiği gibi, koalisyon hükümetleri temsil çeşitliliğini artırsa da “politika tutarlılığı ve istikrar pahasına” bunu yapmaktadır; zira farklı küçük partiler hükümet içinde orantısız güç elde ederek kritik kararları engelleyebilmektedir .

Demokratik sistemlerde bir diğer sorun, “kutuplaşma” olgusudur. Özellikle iki partili ya da iki bloklu sistemlerde (örneğin ABD’de Cumhuriyetçiler-Demokratlar veya Türkiye’deki sağ-sol bloklar), siyasetin keskin bir kamplaşmaya dönüşebildiği görülür. Toplum adeta iki kampa bölünür ve uzlaşma zemini daralır. Bu durumda yöneten parti ile muhalefet arasında asgari müşterekler dahi sağlanamaz hale gelir; hatta devletin temel çıkarları konusunda bile ayrışmalar yaşanabilir. Böyle bir atmosferde, hükümetler değiştiğinde politikaların sürekliliği olmayabilir. Bir önceki yönetimin yaptığını diğeri bozabilir; uzun vadeli kalkınma planları, eğitim politikaları veya dış ilişkiler, iç politika çekişmelerine kurban gidebilir. ABD’de “hükümet kapanması” (government shutdown) denilen ve yürütme ile yasamanın bütçe üzerinde anlaşamaması halinde federal hükümetin kısmen durma noktasına geldiği krizler, çok başlı yapının bir sonucudur. Başkan bir partiden, Kongre’nin bir kanadı diğer partiden olunca, inatlaşma yüzünden kamu hizmetleri aksamaktadır. Bu tür örnekler, yürütmede tek elde toplanan kuvvetin (güçlü bir icra erki) aksine dağıtık güç yapısının bazen yönetimde tıkanmalara yol açabileceğini gösterir.

Tek Liderliğin (Tek Başlılığın) Avantajları: Otoriter veya monarşik sistemler ile tek partili rejimler, demokrasilerin yukarıda bahsedilen zaaflarına karşı bazı avantajlara sahip olduğunu iddia eder. Bunların başında hızlı ve kararlı karar alma gelir. Birden fazla “kaptan” olması gemiyi batırabilir; ancak tek bir kaptan, fırtınalı sularda gemiyi rotada tutabilir – bu, sık kullanılan bir metafordur. Klasik yönetim ilkelerinden “kumanda birliği” (unity of command) prensibi de benzer şekilde, hiyerarşide her astın sadece tek bir üstten emir almasını şart koşar. Eğer bir ast birden fazla üstten farklı talimatlar alırsa, organizasyonda kargaşa çıkar. Devlet yönetimi de benzer şekilde düşünülebilir: Zirvede tek bir nihai karar alıcı olduğunda, emir-komuta zinciri net işleyecek; ordudan bürokrasiye herkes tutarlı bir yönelim içinde olacaktır. Bu bağlamda, mutlak monarklar veya güçlü icra başkanları, bürokraside ve kamuda verimliliği sağlayabilirler. Kararlar daha hızlı alınır, uygulanması için muhalefet engeli veya koalisyon içi pazarlıklar gerekmez. Özellikle millî kriz anlarında (savaş, darbe girişimi, ekonomik çöküş vs.) güçlü liderliğin önemi sıklıkla dile getirilir. Tarihte de olağanüstü dönemlerde demokrasilerin “diktatörlük” yetkisi verdiği örnekler mevcuttur – mesela Roma Cumhuriyeti büyük tehlikeler karşısında altı aylığına tam yetkili diktatör atamıştır. Modern zamanlarda da savaş dönemlerinde hükümetlere geniş yetkiler tanındığı, muhalefetin sesinin kısmen kısmıldığı görülür. Bu durum, tek elde toplanan yönetimin etkinliği ile açıklanır: Tehlike anında hızlı refleks ve karar birliği sağlamak için.

Tek merkezli yönetimin bir diğer avantajı, uzun vadeli planlama ve istikrar olarak ifade edilir. Demokratik siyaset, doğası gereği kısa vadeli düşünmeye meyledebilir; zira siyasetçiler önlerindeki bir sonraki seçimi kazanmak zorundadır. Bu da onları popüler fakat uzun vadede sorunlu politikalara yöneltebilir (örneğin bütçeden karşılanamayacak harcamalar yaparak halkı memnun etme, zor ama gerekli yapısal reformları erteleme gibi). Oysa bir kral, sultan veya tek parti rejimi, seçime gitme baskısı olmadan gelecek nesilleri düşünerek hareket edebilir. Avusturyalı ekonomist Hans-Hermann Hoppe, bu konuda çarpıcı bir argüman ortaya atar. “Demokrasi: Başarısız Tanrı” (Democracy: The God That Failed) adlı eserinde Hoppe, demokratik yöneticilerin aslında devleti “geçici olarak ellerinde tuttukları” için, kendi çıkarları doğrultusunda kısa zamanda maksimum faydayı sağlamaya çalıştıklarını söyler. Bunu, devlet yönetimini kamu mülkiyetine benzeterek açıklar: Demokrasi “kamunun malı devlet”tir, monarşi ise “özel mülk devlet” gibi çalışır . Bir kral devleti kendi özel mülkü gibi gördüğünden, uzun vadeli değerini korumaya, zarar vermemeye gayret eder; tıpkı çiftliğine iyi bakan bir çiftçi gibi. Demokratik politikacı ise devleti ortaklaşa kullanılan bir kaynak gibi görür ve süresi dolmadan ondan azami **“sömürü”**yü yapma dürtüsü taşır. Hoppe bu bakış açısıyla, demokrasinin uygarlığın gerilemesine yol açtığını, monarşinin ise bazı açılardan tercih edilir olduğunu iddia eder  . Ona göre demokratik refah devletleri, popülist baskılarla sürekli genişler, bütçe açıkları verir, borçlanır ve uzun vadede ekonomik çöküşü hazırlar; oysa monarşiler daha tutumlu ve mülkiyet haklarına saygılı olabilir. Bu görüş elbette ki tartışmalıdır, ancak siyaset biliminde zaman ufku meselesine dikkat çeker. Gerçekten de 20. yüzyılda Doğu Asya’daki bazı otoriter yönetimler (örneğin Güney Kore’de Park Chung-hee dönemi veya Singapur’da Lee Kuan Yew liderliği) kalkınmayı hızlandıran uzun vadeli politikaları uygulayabilmiştir. Bu liderler, seçim baskısı olmadan, bazen halktan fedakârlık istemiş ama 20-30 yıl sonrasını hedefleyen sanayileşme ve eğitim hamleleri yapmışlardır. Bir demokrasi bu kadar sabır talep etse belki ilk seçimde yönetim değişeceği için, planlar yarıda kalabilirdi.

Benzer şekilde, Çin örneği günümüzde tartışılır: Tek parti yönetimiyle Çin, son 40 yılda benzeri görülmemiş bir ekonomik büyüme yaşadı. Birçok Çinli yetkili, “demokrasinin kaotik bir tartışma getireceğini, oysa istikrar sayesinde kalkındıklarını” savunur. Çin Komünist Partisi uzun vadeli planlar (5 yıllık planlar ve 30 yıllık vizyonlar) uygulayabilmekle övünür. Batılı liberal demokrasiye geçiş yapan bazı ülkelerin (eski Sovyet coğrafyası veya Orta Doğu’da) yaşadığı kargaşa, Çin’de tek parti modeline olan inancı güçlendirmiştir. Tabii ki bu tek parti modelinin özgürlükler ve insan hakları boyutu ayrı bir tartışmadır. Ancak verimlilik ve istikrar açısından bakanlar, otoriter modelin “iş yaptığı” kanaatine varabilmektedir. Bu bakış açısı, “otoriter modernleşme” tezlerine de yansır: Önce güçlü otoriteyle kalkınma sağlanır, orta sınıf oluşturulur; sonrasında belki demokrasiye geçilebilir (Güney Kore ve Tayvan gibi örnekler verilir).

Tek başlı yönetim, aynı zamanda ulusal birlik ve sembolik bütünlük noktasında da bazı avantajlar sunar. Krallar ve kraliçeler, özellikle anayasal monarşilerde, ülkenin birliğini temsil eden tarafsız semboller olarak görülür. İngiltere, İsveç, Japonya gibi demokratik ülkelerde bile kraliyet makamı, ulusun sürekliliğinin simgesidir. Toplum bir konuda sert şekilde bölünmüş olsa dahi krala/kraliçeye ortak bir saygı duyulabilir. Monarklar “ülkenin babası/annesi” rolünü üstlenerek halkı psikolojik açıdan bir arada tutabilir. Tek parti rejimlerinde de benzer biçimde karizmatik bir “kurucu lider” figürü (Atatürk, Lenin, Mao, vb.) ulusal kimliğin harcı olmuştur. Mauro Guillén adlı araştırmacının yaptığı geniş bir istatistiki çalışma, monarşilerin (özellikle demokratik anayasal monarşilerin) bazı ilginç avantajlarını ortaya koymuştur. 1900-2010 arasındaki 110 yıllık verileri inceleyen Guillén, monarşi ile yönetilmiş ülkelerin, mülkiyet haklarını koruma konusunda cumhuriyetlerle kıyasla daha iyi bir performans sergilediğini bulmuştur . Mülkiyet hakkı korununca yatırımlar artmakta, ekonomik büyüme hızlanmakta ve kişi başına gelir yükselmektedir. Bu çalışma, Avrupa ve Japonya gibi demokratik monarşileri (İngiltere, İsveç, Hollanda, Japonya vb.) dikkate alarak yapılmışsa da, sonuç olarak monarşinin “sembolik birlik” ve “iktidara denge” işleviyle ekonomik açıdan bile olumlu etkiler doğurabildiğini göstermiştir  . Guillén’in ifadesiyle, “Monarşiler geri kalmış değildir; ekonomiye iyi sonuçlar da verebilir”  . Monarşinin hanedan devamlılığı, kısa vadeli politikacıların iktidarda kalma hırsını frenleyebilmektedir. Örneğin İngiltere’de kraliçe, başbakanların yetki aşımına karşı geleneksel bir denge unsuru işlevi görmüştür . Tek kişinin uzun vadeli bakışı, devlet gemisini rotasında tutarken, seçilmiş yöneticiler üzerinde de psikolojik bir fren mekanizması oluşturur: “Tepede daha yüksek bir otoritenin varlığını bilmek, başbakanları bile biraz dizginler,” demiştir Guillén . Monarşi olmayan demokrasilerde ise yürütme gücünün en tepesinde kim varsa (örneğin başkan), kendini tamamen sınırsız hissedebilir ve gücünü kötüye kullanmaya daha yatkın hale gelebilir.

Elbette bütün bu avantaj iddiaları yanında, tek adam yönetiminin riskleri de mevcuttur. Bir sonraki bölümde bu riskleri ve demokrasi lehine ileri sürülen karşı argümanları eleştirel bir bakış ile ele alacağız. Ancak burada şu ara sonucu vurgulayabiliriz: Siyaset bilimi literatüründe monarşi ve benzeri tek başlı yönetimler, “verimlilik, istikrar, süreklilik” kriterlerinde zaman zaman demokrasiye üstün gelebilmektedir. Özellikle kalkınmakta olan ülkelerde güçlü liderlerin (Lee Kuan Yew, Mustafa Kemal Atatürk, Julius Nyerere gibi) ulus inşa süreçlerinde başarılı olduğu örnekler verilerek, “her derde deva demokrasi” anlayışının sorgulandığı olur. Nitekim Singapur’un eski başbakanı Lee Kuan Yew, Batı tarzı liberal demokrasinin Asya toplumlarına uygun olmadığını, otoriter bir disiplinle kendi ülkelerini ilerlettiklerini savunmuştur. Bazı araştırmacılar, demokratik ülkelerde sık hükümet değişiklikleri ve partizan çekişmeler yüzünden altyapı yatırımları veya eğitim reformları gibi uzun soluklu işlerin ihmal edilebildiğini; buna karşın otoriter bir hükümetin bunları kesintisiz sürdürebildiğini öne sürer.

Siyaset bilimi alanında ayrıca iç savaşlar ve rejim değişiklikleri incelendiğinde, demokratikleşme süreçlerinin bazen istikrarsızlık getirdiği saptanmıştır. Örneğin dünyada otoriter rejimden demokrasiye geçiş yaşayan ülkelerin bir kısmı ilk yıllarda darbeler, ekonomik krizler veya bölünmeler yaşamıştır. Bu nedenle bazı kuramcılar, demokrasiye geçiş için kurumsal olgunluk ve ekonomik seviye gerektiğini, aksi takdirde demokrasinin kaosa dönüşebileceğini belirtir. Ünlü siyaset bilimci Samuel Huntington, “Political Order in Changing Societies” (Değişen Toplumlarda Siyasi Düzen) adlı eserinde, hızlı modernleşme ve mobilizasyonun siyasi kurumlar zayıfsa düzensizlik ürettiğini yazar. Bir anlamda, bir topluma demokrasi getirmeden önce hukuk, bürokrasi, partiler gibi kurumların sağlamlaştırılması gerekir; yoksa demokrasi, düzeni değil anarşiyi beraberinde getirebilir. Bu da tek merkezli otoritenin asgari düzende önemini bir kez daha akla getirmektedir.

Osmanlı ve Bizans Örneğinde Monarşik İstikrar

Tarihsel ve teorik çerçevede tartışılan kavramları somutlamak adına, özellikle kullanıcının da vurguladığı iki büyük imparatorluğu –Osmanlı ve Bizans– daha yakından ele almak faydalı olacaktır. Bu iki imparatorluk, monarşik/imperyal yönetimin uzun ömürlü ve geniş topraklara yayılmış örnekleridir. Onların tecrübeleri, tek başlı yönetimin avantaj ve dezavantajlarına dair önemli dersler barındırmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu: Osmanlı, 15 ve 16. yüzyıllarda “dünyanın en güçlü devletlerinden biri” konumuna ulaşmış bir Türk-İslam imparatorluğudur . En geniş zamanında üç kıtaya yayılmış, 20 milyondan fazla nüfusu ve çok sayıda milleti bünyesinde barındırmıştır. Osmanlı’nın başarısında, merkezi monarşik yapısının büyük payı vardır. İmparatorluğun başında “padişah” unvanlı bir hükümdar bulunurdu; bu hükümdar hem dünyevî sultan hem de halife sıfatıyla dinsel lider konumundaydı (özellikle 1517’den sonra halifelik de Osmanlı padişahlarına geçti). Osmanlı padişahı, mutlak iktidar sahibiydi: Kanun çıkarma, atama, yargı yetkisi, savaş-barış kararları onun onayından geçerdi. “Hükümdar-ı âlem” olarak anılan padişahlar, kul sistemi ve sadrazam başkanlığındaki divan ile ülkelerini yönettiler. Bu düzende, hanedanın devamlılığı ve yönetim birliği, imparatorluğun bekası için kritikti. Osmanlı Devleti, Fetret Devri gibi kardeşler arası taht kavgası yaşadığı bir istisna dışında, büyük ölçüde sürekli bir hanedan egemenliği altında istikrar bulmuştur.

Osmanlı’nın uzun süre ayakta kalabilmesinin kurumsal sebeplerinden biri, güçlü ve merkezi bir bürokrasi oluşturmuş olmasıydı. Topkapı Sarayı’nda merkezlenen saray bürokrasisi (Enderun mektebinde yetişen devşirme kökenli yöneticiler, kalemiye sınıfı, ulemâ vs.), padişahtan aldığı emirleri imparatorluğun dört bir yanında uygulayabiliyordu. Valiler, beylerbeyi ve sancak beyleri merkezi otoriteye tabiydi. Bu bürokratik yapı, padişahın şahsında birleşen bir hiyerarşik nizam olarak işledi. Yerel güç odakları, isyankâr derebeyler ya da beylikler merkezi otorite tarafından sıkı kontrol altında tutuldu. Bu sayede Anadolu ve Balkanlar, Osmanlı yönetimi altında uzun süreli bir siyasi bütünlük yaşadı. Bir Fransız tarihçi olan Fernand Braudel, Osmanlı’nın Akdeniz’de 16. yüzyılda sağladığı düzenin Avrupa’da o dönemdeki karışıklıklarla tezat oluşturduğunu yazar. “Batılılar Osmanlıları tehdit olarak görse de, tarihçiler Osmanlı İmparatorluğu’nu büyük bölgesel istikrar ve güvenlik kaynağı olarak değerlendirir” demektedir . Gerçekten de Osmanlı, Ortadoğu’da ve Balkanlar’da yüzyıllar süren bir göreli barış ortamı tesis etmiştir. Farklı dinlere uyguladığı millet sistemi, imparatorluğun iç barışının anahtarıydı. Millet sistemi sayesinde Hristiyanlar ve Yahudiler kendi cemaat liderleri (patrikler, hahambaşılar) aracılığıyla özerk bir şekilde yönetiliyor; böylece toplumsal sürtüşmeler en aza indirgeniyordu  . Osmanlı padişahları, kendilerini farklı unsurların koruyucusu olarak görmüş ve bu hoşgörü siyaseti, imparatorluk halklarının devlete bağlılığını güçlendirmiştir.

Tabii Osmanlı monarşisinin hiç sorunu olmadı demek gerçekçi olmaz. Mutlakiyetin en büyük riski, hükümdarın niteliğine fazlasıyla bağımlı olmasıdır. Osmanlı tarihinde de güçlü ve adil sultanlar kadar zayıf ve basiretsiz sultanlar döneminde devlette çözülme belirtileri görüyoruz. Örneğin 17. yüzyılda bir dizi çocuk yaşta padişahın tahta geçtiği, saray entrikalarının arttığı dönem (IV. Mehmed dönemi öncesi) merkezi otoritenin zayıflamasıyla anılır. Yeniçeri isyanları, taşradaki ayaklanmalar (Celâlî isyanları) hep merkezi denetimin gevşemesiyle ortaya çıkmıştır. Ancak ilginç olan, Osmanlı Devleti bu buhran dönemlerini genellikle güçlü bir padişah veya reformcu bir kadro ile aşmayı başarmış; yeniden merkeziyetçiliği tesis ederek toparlanmıştır (Köprülüler devri gibi). Bu döngü, Osmanlı’nın kendi içinde krizleri yönetebilen bir esnekliğe sahip olduğunu gösterir.

Osmanlı monarşisinin halk mutluluğuna etkisi de tartışmaya açıktır. “Halkın en mutlu olduğu dönem” iddiası sübjektif olsa da, kimi tarihçiler Kanuni devrini Osmanlı tebaasının görece refah içinde yaşadığı bir barış dönemi olarak överler. Vergi adaleti, iç güvenlik, ticaret yollarının korunması gibi unsurlar, tebaa için önemlidir. Arşiv kayıtları, Osmanlı köylüsünün adalet aramak için kadıya dilekçe verebildiğini, bazen bizzat padişaha arz-ı hâl sunabildiğini gösterir. Yani sistem, halkın sorunlarını çözmek üzere de kurgulanmıştı. “Nizam-ı âlem” ve “ilahî adalet” kavramları, Osmanlı yönetim felsefesinde önemli yer tutar; padişahlar kendilerini Allah’ın yeryüzündeki gölgesi (zillullah) sayarak zulmü önlemek misyonuyla hareket ettiklerini vurgularlardı. Elbette bu, her zaman gerçeği yansıtmayabilirdi, ancak en azından ideolojik olarak monarşi, kendini halkın huzur ve saadetini temin etmekle görevli sayıyordu. Bu açıdan bakıldığında, Osmanlı monarşisi, devlet ile halk arasında paternalist (babacan) bir ilişki kurmuş; halkın sadakati karşılığında güvenlik ve düzen vaat etmiştir. Bir Osmanlı tebaası, belki yönetime doğrudan katılamazdı ama gündelik hayatında düzen bozulmadığı sürece bundan rahatsızlık duymuyordu. Nitekim imparatorluk dağıldıktan sonra Balkanlar ve Ortadoğu’da çıkan etnik-dini çatışmalar, Osmanlı dönemi istikrarına özlem duyan yorumlara yol açmıştır.

Bizans İmparatorluğu: Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu da monarşik/otokratik yönetimin uzun ömürlülüğüne güzel bir örnektir. 4. yüzyılda Doğu ve Batı olarak ayrılan Roma İmparatorluğu’nun doğu yarısı, Konstantinopolis merkezli olarak 15. yüzyıla kadar yaşamıştır. Bizans’ın bin yıllık ömrü, büyük ölçüde devlet kurumlarının imparator otoritesi altında sürekliliği sayesindedir. Bizans imparatoru, “Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi” olarak görülür, Ortodoks Kilisesi tarafından kutsanır ve halka karşı kutsal bir sorumluluk taşırdı. “İmparatorluk kültü” Bizans’ta öylesine güçlüydü ki, imparatora itaat dinî bir görev gibi benimsenirdi. Bu sayede çeşitli halklar (Yunan, Ermeni, Süryani, Slav vb.) Bizans çatısı altında entegre olabildi. Bizans bürokrasisi sofistike ve eğitimliydi; imparatorluk kanunları (Codex Justinianus gibi) geniş coğrafyada uygulanıyordu. Ayrıca Bizans diplomasisi de ünlüdür; imparatorlar zekice diplomasi ve entrikalarla düşmanlarını birbirine kırdırıp devletin bekasını sağlamışlardır . Yani askeri güç kadar, diplomatik maharet de merkezi imparatorluk aklının bir ürünüydü.

Bizans’ta hanedan devamlılığı Osmanlı’daki kadar kesintisiz olamamıştır; sık hanedan değişimleri, saray darbeleri olmuştur. Bu bakımdan, tek başlılık prensibinin ihlâli sayılabilecek çok sayıda taht iddiacısı mücadelesi yaşanmış, hatta kimi dönemlerde aynı anda birkaç imparator adayı çıkmıştır. Bu durum genellikle Bizans’ın zayıfladığı dönemlere tekabül eder. Örneğin 7. yüzyıldaki taht kavgaları veya 11. yüzyılda ardı ardına zayıf imparatorların devrildiği süreç, imparatorluğun toprak kaybetmesine ve kargaşaya yol açmıştır. Ancak dikkat çekici olan, Bizans toplumu ve kurumları her buhrandan sonra yeniden merkezi otoriteyi tesis ederek imparatorluğu devam ettirmeyi başarmıştır. Özellikle güçlü imparatorlar (I. Aleksios Komnenos, I. Manuel Komnenos veya I. Justinianus gibi) uzun süre tahtta kalıp imparatorluğu iç ve dış düşmanlardan koruyabilmiştir. Örneğin Justinianus, imparator olarak kararlı bir biçimde Batı Roma topraklarının bir kısmını geri almış, kapsamlı hukuk reformları yapmış ve İstanbul’u (Ayasofya’nın inşası gibi) imar etmiştir. Bu icraatlar, ancak mutlak imparatorluk otoritesinin sürekliliği ile mümkün olabilmiştir.

Bizans halkının mutluluğu meselesi, Osmanlı’dakine benzer biçimde imparatorların adaletine bağlıydı. “Halkın sesi Hakk’ın sesidir” anlamındaki “Vox populi, vox Dei” deyişi Batı Avrupa’da dile getirilse de, Bizans’ta halkın sesi genelde hipodrom isyanlarında (Nika İsyanı gibi) yankılanırdı ki bunlar da imparatorlar tarafından kanla bastırılırdı. Yine de Bizans tebaası, istikrarlı dönemlerde ticaretin, zanaatın ve tarımın güvence altında olmasından memnundu. Ortaçağda Avrupa feodal derebeylerin zulmüyle uğraşırken, Bizans köylüsü imparatorun kanunlarına tabiydi ve bazı hakları vardı. Bu açıdan, Bizans monarşisi nispi bir adalet düzeni tesis etmiş denebilir.

İki İmparatorluğun Mukayesesi: Osmanlı ve Bizans, farklı dinî ve kültürel zemine sahip olsalar da, benzer şekilde merkezi mutlakiyet ile yönetilmişler ve bölgelerinde uzun süreli istikrar unsuru olmuşlardır. İkisi de en güçlü dönemlerinde dünyanın en büyük devletleri arasındaydı ve halkları diğer bölgelere nazaran daha güvenli bir ortamda yaşıyordu. Bu imparatorlukların tecrübeleri, çok başlı yönetim yapılarının (feodalite, aristokratik oligarşi veya erken dönem demokrasi girişimleri) aksine, tek merkezden yönetilen devlet modelinin geniş coğrafyalarda birliği sağladığını göstermektedir. Her iki imparatorluk da sonunda çözülmüş ve yerini ulus devletlere bırakmış olsa da, çözülme süreçlerinde dahi en son terk edilen şey merkezi otorite olmuştur. Osmanlı’da II. Meşrutiyet ile çok partili hayata geçiş denenmiş ancak imparatorluk iç çekişmelerle beraber I. Dünya Savaşı’nda yıkılmış; Bizans’ta da yerel beylikler (Despotluklar) çıkmışsa da Konstantinopolis düşünce imparatorluk tamamen sönmüştür. Yani imparatorluklar parçalanırken bile, bölünme genellikle merkezi otoritenin çöküşünün ardından gelmiştir, sebebi değil.

Osmanlı ve Bizans örnekleri, monarşik istikrar tezini destekleyen kanıtlar sunmaktadır: Tek başlı yönetim, farklı unsurları uzun süre birlikte tutabilmiş; karar alma birliği sayesinde imparatorluklar iç ve dış düşmanlara karşı direnebilmiştir. Bu dönemlerde yaşayan insanların çoğu, kendi yöneticilerini seçme hakkına sahip değildi; fakat tarihsel kayıtlar, geniş halk kitlelerinin monarşik düzene isyan etmediğini (istisnai büyük isyanlar dışında) ve düzenle barışık yaşadığını göstermektedir. Bu da “halkın mutluluğu” meselesine dolaylı ışık tutar: Eğer bir yönetim onlara huzur ve geçim imkânı sağlıyorsa, yöneticinin seçilmiş mi atanmış mı olduğu ikinci planda kalabilir. Nitekim Osmanlı’da köylüler için önemli olan ağır vergilerden ve sipahi baskısından korunmak idi; Bizans’ta şehir esnafı için imparatorun istikrarlı para basması, yolların güvenliği vb. önemliydi. Bu temel ihtiyaçlar karşılandığında, siyasi katılım olmadan da geniş halk kesimleri kendi hayatlarına odaklanabiliyordu.

Eleştirel Bakış: Tek Adam Yönetiminin Riskleri ve Demokrasiye Dair Karşı Argümanlar

Şimdiye dek demokrasiye yönelik eleştiriler ve monarşi/otoriterliğe atfedilen üstünlükler üzerinde durduk. Ancak bilimsel bir yaklaşım, eleştirel dengeyi gerektirir. Bu nedenle, tek merkezli yönetimlerin de ciddi sakıncaları olabileceğini ve demokrasi lehine güçlü argümanlar bulunduğunu teslim etmek gerekir. Bu bölümde, savunulan tezlere yöneltilebilecek eleştirileri ve karşı görüşleri ele alacağız.

Keyfi İktidar ve Kötü Yönetici Problemi: Monarşi veya tek adam yönetiminin en büyük riski, iktidarın tamamen tek bir kişinin (veya dar bir grubun) insafına kalmasıdır. Eğer yönetici bilge, adaletli ve ehil ise sorun yoktur; fakat tiranlaşmış ya da yetersiz bir yönetici, bir ülke için felaket olabilir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Roma’da Caligula ve Nero gibi imparatorlar zalimlikleri ve çılgın politikalarıyla anılır; halk onlardan büyük ıstırap çekmiştir. Osmanlı’da İbrahim (Deli İbrahim) ve son dönemde Abdülhamid’in istibdat uygulamaları, keyfîliğin kötü örnekleridir. Modern zamanda diktatör olarak anılan Adolf Hitler, Josef Stalin, Pol Pot, Idi Amin gibi isimler milyonların ölümüne veya sefalete sürüklenmesine sebep olmuştur. Demokrasinin önemli bir avantajı, kötü yöneticilerden barışçıl şekilde kurtulabilme mekanizması sunmasıdır: Seçimler sayesinde halk memnun olmadığı iktidarı değiştirebilir. Oysa mutlakiyet rejimlerinde yöneticiden kurtulmak genelde ancak darbe, suikast veya devrim ile –yani şiddet yoluyla– mümkün olur. Bu da büyük toplumsal yıkımlara yol açabilir. Demokrasi, kendi kendini düzeltme potansiyeli taşır; monarşide ise yanlış bir gidişatta frene basacak kurumlar zayıf kalabilir. Bu nedenle Fransız düşünür Montesquieu, “güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır” düsturuyla, mutlak monarşilerin er ya da geç despotizme kayacağını savunmuştur.

Hesap Verebilirlik ve Hukukun Üstünlüğü: Demokratik rejimlerde yönetenler periyodik olarak halka hesap vermek durumundadır (en azından teoride). Basın özgürlüğü, meclis denetimi, yargı bağımsızlığı gibi unsurlar, iktidarı dengeleyip hukuk dışına çıkmasını engellemeye çalışır. Otoriter sistemlerde bu denge-denetleme mekanizmaları zayıflar veya tamamen ortadan kalkar. Yargı, yürütmenin emrine girerse; basın sansürlenirse; meclis göstermelik hale gelirse, yöneticilerin yanlış yapmasını engelleyecek pek bir engel kalmaz. Bu da yolsuzlukların, adaletsizliklerin artmasına yol açar. Bir diktatör, yakın çevresini kayırabilir, rakiplerini cezalandırabilir, azınlıklara zulmedebilir – bunların kontrolü zordur. Demokrasiler de kusursuz değildir ama hiç değilse teorik olarak vatandaşlar hak arama yollarına sahiptir ve iktidar değişikliği imkânı vardır. Bugün dünyada en yaşanılır, en müreffeh ülkeler listesine baktığımızda çoğunun liberal demokrasi ile yönetilen, hukukun üstün olduğu ülkeler olduğunu görürüz (İskandinav ülkeleri, Kanada, İsviçre, Japonya vb.). Bu ülkelerde insanlar seçim yoluyla yönetimi değiştirme hakkını önemli bir özgürlük olarak görürler. Tek adam yönetiminin olduğu ülkelerde (örneğin Orta Asya’daki bazı cumhuriyetler veya Orta Doğu’daki mutlak monarşiler) ekonomik kalkınma olsa bile, özgürlüklerin kısıtlı olması hayat kalitesini düşürmektedir.

İnsan Hakları ve Özgürlükler: Monarşi vs demokrasi tartışması sadece verimlilik-istikrar ekseninde değil, insan onuru ve özgürlük ekseninde de değerlendirilmelidir. Demokrasi, bireylerin yönetime katılım hakkını, ifade özgürlüğünü ve temel haklarını tanır (en azından kuramsal olarak). Bu haklar, bireylerin kendi hayatlarını etkileyecek kararlarda söz sahibi olması açısından değerlidir. Monarşik veya otoriter sistemler, bu özgürlük alanlarını daraltır. İnsanlar korku ikliminde yaşamaya başlayabilir; yanlış bir söz hapis cezasına yol açabilir; muhalefet etmek vatan hainliği gibi görülebilir. Özgür ortam olmadan, toplumun entelektüel ve kültürel gelişimi de sekteye uğrar. Bilim, sanat, fikir hayatı baskıcı rejimlerde sansür ve otosansür yüzünden gerileyebilir. Demokrasi ise çeşitliliğe ve eleştiriye izin verdiği için, bir toplumun yaratıcılığını ve problem çözme kabiliyetini artırabilir. Örneğin Sovyetler Birliği otoriter bir düzende uzaya insan gönderecek kadar bilimde ilerleyebilmişti; fakat aynı rejim, ifade özgürlüğünü kısıtladığı için insanlarında yenilikçi düşünce yerine itaatkârlık aşılamış, sonunda ekonomik ve teknolojik yarışta esneklik gösteremeyerek dağılmıştır. Buna karşın ABD gibi daha özgür ortamlar yenilikçiliği teşvik etmiş ve uzun vadede üstünlük sağlamıştır – en azından özgürlük yanlıları böyle bir argüman öne sürer.

Demokrasinin Kendi Koruma Mekanizmaları: Demokrasi eleştirmenlerinin işaret ettiği elit hâkimiyeti gerçeği kabul edilse bile, demokratik sistem bu soruna karşı bazı çözümler üretmeye çalışır. Örneğin seçim sistemlerinde yapılan reformlar, lobicilik yasalarının sıkılaştırılması, medya tekelleşmesinin önlenmesi gibi adımlarla demokrasiler kendi kusurlarını gidermeye gayret eder. Siyaset felsefecisi Karl Popper, demokrasinin değerini “kötü bir yöneticiyi kansız şekilde değiştirebilme” özelliğine indirger ve bunun bile tek başına büyük bir kazanım olduğunu vurgular. Ayrıca demokrasilerde sivil toplum kuruluşları, bağımsız yargı ve uluslararası normlar aracılığıyla hesap sorma kültürü mevcuttur. Otoriter rejimler ise hatalarını genelde geç fark eder çünkü özgür eleştiri yoktur; halkın hoşnutsuzluğu patlayana dek anlaşılmayabilir. Bu da birikmiş sorunların aniden ve yıkıcı biçimde ortaya çıkmasına neden olabilir (Arap Baharı’nda görüldüğü gibi, yıllarca baskı altında tutulan toplumlar bir kıvılcımla isyan edebilmektedir).

Sonuç Olarak Karşılaştırma: Monarşi/otoriterlik ile demokrasi arasında kesin ve her koşulda geçerli bir “hangisi iyidir” cevabı vermek zordur. Her sistem, belirli koşullarda avantaj veya dezavantaj oluşturabilir. Örneğin savaş zamanında veya devlet kurma aşamasında güçlü bir liderlik hayati önem taşıyabilirken, barış ve refah dönemlerinde çoğulculuk ve katılım toplumsal memnuniyeti artırabilir. Nitekim birçok ileri demokrasi, kriz anlarında bile belli ölçüde liderlik yetkisini artırıp sonra tekrar normal demokrasi haline dönebilmektedir. İkinci Dünya Savaşı’nda Britanya’da Churchill’in neredeyse diktatoryal yetkilerle hareket etmesi ama savaş bitince demokrasinin işlemesi buna örnektir.

Dolayısıyla, eleştirel bir bakış açısı, her iki sistemi de toptan yermeden veya övmeden, hangi şartlarda ne tür sonuçlar ürettiğine bakmayı gerektirir. Monarşi veya otoriter yönetimler, hızlı karar alma ve istikrar sağlama konusunda çekici olabilir; ancak “denge denetleme” olmadan uzun vadede suistimale açık kalır. Demokrasi ise halkın yönetime rıza ve katılımını artırır; fakat kısa vadeli düşünme ve siyasi bölünme risklerini taşır. Bu yüzden bazı siyaset bilimciler, en iyi modelin “karma” veya “karşılıklı dengeleyici” unsurlar içeren sistemler olabileceğini savunur. Mesela anayasal monarşiyle yönetilen demokrasiler (İngiltere, İsveç gibi) bir noktada her iki dünyanın da iyisini barındırır denebilir: Bir yanda seçimle gelen hükümet ve meclis vardır, diğer yanda tarafsız bir sembolik kraliyet kurumu istikrar ve devamlılık sağlar. Keza güçlü yürütme organı ile bağımsız yargı ve özgür basını birleştiren dengeli sistemler, hem etkin hem hesap verebilir olabilir.

Sonuç

Bu makalede demokrasiye yönelik “büyük bir yalan” suçlamasını tarihsel ve kuramsal boyutlarıyla inceledik. Tarihsel olarak, insan toplumlarının büyük kısmı, çok başlı yönetim yerine tek bir merkezi otorite etrafında örgütlenmiştir. Büyük imparatorluklar ve uzun ömürlü devletler, çoğunlukla monarşik/otoriter yapılar altında ortaya çıkmış; demokrasi ise istisnai ve kırılgan deneyimler olarak kalmıştır (ta ki modern çağda kitlesel demokrasiye geçilene dek). Tarihî örnekler (Roma’nın Cumhuriyet’ten İmparatorluğa geçişi, Osmanlı ve Bizans’ın istikrarı gibi) tek başlı yönetimin kaotik çoklu yapılardan daha fazla düzen sağlayabildiğini göstermiştir. Sosyolojik ve siyasal teoriler cephesinde, demokrasi görünümlü sistemlerde dahi iktidarın fiilen elitlerin tekelinde olduğu, halkın gerçek anlamda kendi kendini yönetmediği yönünde güçlü argümanlar bulduk. Michels’in oligarşinin tunç kanunu ve elit teorisyenlerinin görüşleri, demokrasinin yapısal bir oligarkik dönüşüme uğradığını, yani bir nevi halkın bu yolla “oyalandığını” ortaya koydu  . Propaganda modeline göre ise kitleler, medya ve ideolojik aygıtlar vasıtasıyla manipüle edilerek rızaları üretilmekte; böylece demokrasi bir tür kitle kontrol mekanizmasına indirgenmektedir . Bu eleştiriler bir arada değerlendirildiğinde, demokrasi kavramının bazen bir retorik ya da yönetenlerin yönetme cesaretini ve planını gizleyen bir perde olabileceği sonucuna varılabilir. Modern dünyada demokrasi yaygınlaştıkça, arka planda küresel sermaye, derin devlet ağları veya uluslararası kuruluşlar aracılığıyla ülkelerin benzer politikalara zorlandığı iddiaları, bu bakış açısının güncel versiyonlarıdır.

Öte yandan, eleştirel analizimiz aynı zamanda, monarşi ve otoriter yönetimlerin de panzehir olmadığını ortaya koymaktadır. Tek başlı yönetim, yanlış ellerde olduğunda toplumlar için büyük felaketlere yol açmıştır. Demokratik sistemler ise kendi içlerinde reforme olabilme ve kötü yönetimleri düzeltme kapasitesiyle, uzun vadede istikrar ve refah üreten örnekler sunmuşlardır. Halkın yönetime katılımı, temel hak ve özgürlüklerin teminat altında olması gibi değerler, sadece somut ekonomik-istikrari sonuçlar üzerinden değil, insan onuru ve özgürlüğü perspektifinden de savunulmaya değerdir.

Sonuç olarak, “demokrasi dünyanın başına sarılmış bir yalan” ifadesi, demokratik sistemlerin kusurlarını ve ikiyüzlülüklerini çarpıcı biçimde dile getiren bir söylemdir. Bu çalışmada bu söylemin arka planındaki gerekçeleri güçlü kaynak ve kanıtlarla akademik bir üslupla destekledik: Demokrasi çoğu zaman elitlerin hükmünü gizleyen bir illüzyon olmakta; çok başlılık görüntüsü altında aslında küçük bir zümre dünyayı yönetmektedir  . Tarih ve güncel araştırmalar bu tezde belirli bir doğruluk payı olduğunu gösterse de, meseleye eleştirel bir dengeyle yaklaşınca, hiçbir sistemin kusursuz olmadığını gördük. Tek başlılık (monarşi/diktatörlük) düzeni ve kararlılığı getirebilse de onun da bedeli özgürlükten feragattir; çok başlılık (demokrasi/çoğulculuk) özgürlük ve katılımı artırsa da bedeli bazen düzensizlik ve kısa ufukluluk olabilir.

Bunun ışığında, belki de ideal çözüm, tarihî deneyimleri ve kuramsal içgörüleri harmanlayan melez yönetim modelleri aramaktır. Devletin uzun vadeli politika yapabilme kapasitesini korurken halkın rıza ve denetimini de sağlayan, ne tam manasıyla bir “yalan” ne de tek kişi keyfiliğine düşen bir sistem… Nitekim çağdaş anayasal düzenler bir bakıma bunu hedeflemektedir: Güçlü (ama kanunlarla sınırlandırılmış) yürütme, etkin (ama hesap verebilir) bürokrasi ve ordu, canlı (ama barışçıl) muhalefet, kapsayıcı (ama denetimli) katılım mekanizmaları ile kararlı istikrar ile özgür toplum dengesini tutturmak. Bu kolay bir denge olmasa da, insanlık tarihinin tecrübesi, her iki uç yaklaşımın da (salt demokrasi yüceltisi veya salt otorite yüceltisi) riskler taşıdığını göstermiştir.

Özetle, demokrasiye yönelik eleştiriler ciddiye alınmalı ve sistemlerin iyileştirilmesi için kullanılmalıdır; ancak bu eleştiriler, halk iradesinin tamamen yok sayılacağı bir despotizmin gerekçesi haline gelmemelidir. İdeal bir yönetim modeli, belki Platon’un iddia ettiği gibi tamamen bilgelere teslim edilen bir krallık, belki de tam katılımcı bir doğrudan demokrasi değildir. Bunun yerine, toplumun rızasını alan, liyakate dayanan, hesap verebilir ve adil bir yönetim hedeflenmelidir. Bugünün dünyasında bu hedefe en çok yaklaşan sistem her ne kadar kusurları olsa da liberal demokrasi gibi görünmektedir; fakat onun da ciddi revizyona ve evrime ihtiyacı vardır. Demokrasi bir yalan haline gelmesin diye, şeffaflık, eğitimli bir kamuoyu, güçlü sivil toplum ve hukukun üstünlüğü gibi unsurların geliştirilmesi şarttır.

Tarih boyunca insanlar istikrar ile özgürlük arasında denge kurma arayışında oldular. Monarşiler istikrarı, demokrasiler özgürlüğü temsil etti; günümüzde iyi yönetim, bu ikisini birlikte gerçekleştirebilme sanatına dönüştü. Demokrasi eleştirisi doğru kullanıldığında, mevcut sistemleri daha dirençli ve adil kılmak için bir araç olabilir. Yanlış kullanıldığında ise, halkın tüm kazanımlarını bir çırpıda yok edebilecek tehlikeli bir geriye gidişi meşrulaştırabilir. Bu nedenle, “demokrasi bir yalandır” diyen seslerin nedenlerini anlamak ama çözümü daha fazla yalan yerine daha şeffaf ve sahici bir yönetişim inşa etmekte aramak en makul yol gibi görünmektedir.

Kaynakça: Bu çalışmada kullanılan kaynaklar arasında tarihsel kayıtlar, sosyolojik teoriler ve güncel araştırmalar bulunmaktadır. Öne çıkan bazı kaynaklar: Platon’un Devlet diyaloğundaki demokrasi eleştirisi , Robert Michels’in oligarşi kuramı , Mosca ve Pareto’nun elit sınıf analizleri , Herman ve Chomsky’nin “rıza imalatı” teorisi , Hans-Hermann Hoppe’nin demokrasiye iktisadi eleştirisi , Mauro Guillén’in monarşilerin ekonomik performansına dair ampirik çalışması , History.com ve Britannica gibi güvenilir kaynaklardaki Osmanlı ve Bizans tarihine ilişkin bilgiler   ve LSE Siyaset İncelemesi’nden koalisyon hükümetlerinin istikrarsızlığına dair gözlemler, kullanılmıştır.

 Plato, The Republic – Demokrasi aşırılığının tiranlığa yol açacağı üzerine sözü.

  Robert Michels – “Oligarşinin tunç kanunu” ve demokraside seçkinlerin egemenliği.

 Gaetano Mosca – Toplumda örgütlü azınlık (elit) ve örgütsüz çoğunluk ayrımı.

 Herman & Chomsky – Propaganda modeli: Medyanın sistem destekleyici işlevi.

 Hans-Hermann Hoppe – Demokrasi (kamusal yönetim) vs Monarşi (özel yönetim) kıyası.

 Mauro Guillén – 1900-2010 arası monarşilerin mülkiyet haklarını korumada başarılı olduğuna dair bulgu.

 History.com – Osmanlı’nın 600 yıllık bir süper güç olarak bölgesel istikrar sağladığı yorumu.

 Encyclopædia Britannica – Bizans İmparatorluğu’nun yaklaşık 395-1453 arası bin yıl yaşadığı bilgisi.

 LSE UPR – Koalisyonların temsiliyeti artırırken politik istikrarı riske attığı tespiti.

 Islamiqate – Osmanlı millet sisteminin imparatorlukta huzur ve harmoni sağladığı değerlendirmesi.

⸻

Liderlik Yetiştirme Süreci: Monarşide Eğitim, Demokraside İkna Yeteneği

Tarihsel olarak bakıldığında, monarşik sistemlerde hükümdar adayları çocukluklarından itibaren devlet idaresine hazırlanır, eğitilir, yönetim tecrübesi kazandırılırdı. Bu, sistemin kendi içindeki kurumsal bir süreklilik mekanizması olarak işlev görürdü. Osmanlı’da padişah adayları için kullanılan “şehzade eğitimi” bunun en iyi örneklerinden biridir.

Osmanlı’da Şehzade Eğitimi ve “Devlet Adamı Yetiştirme” Süreci

Osmanlı sisteminde bir padişah adayı olan şehzade, henüz çocuk yaşta sarayda özel bir eğitim almaya başlardı. Bu eğitimde:

• İslam hukuku (fıkıh), tarih, edebiyat, diplomasi, siyaset ve devlet yönetimi gibi alanlarda yetiştirilirdi.

• Ulema sınıfından en seçkin “lala”lar (öğretmen-devlet adamları) tarafından bire bir eğitilirdi.

• Belli bir yaşa geldiğinde “sancağa çıkma” adetiyle bir eyaletin yönetimini üstlenirdi. Bu, gerçek bir valilik göreviydi ve genç şehzade burada hem halkla ilişki kurar, hem de yönetim ve ordu tecrübesi edinirdi.

Bu sistem sayesinde, tahta çıkan bir Osmanlı padişahı genellikle genç yaşına rağmen idarecilik deneyimine, askeri bilgiye ve diplomatik farkındalığa sahip olurdu. Mesela Yavuz Sultan Selim, Trabzon Sancakbeyi olarak yıllarca doğu sınırlarını korumuş; Kanuni Sultan Süleyman, Kefe Sancakbeyi olarak Karadeniz’in ticaret merkezlerinden birini yönetmiştir.

Bu modelde liderlik, “aniden elde edilen bir güç” değil, “uzun süreli bir hazırlık sürecinin sonucu” idi. Hükümdar adayı, sadece biyolojik bağ nedeniyle değil; aynı zamanda bu eğitimi başarıyla tamamlaması ve liyakat göstermesiyle iktidara hazırlanırdı. Bu, halkın değilse bile devlet erkânının padişaha duyduğu güvenin temelini oluştururdu.

Demokraside Lider Seçimi: Para, Popülizm ve İkna Üzerine Kurulu Sistem

Buna karşılık, demokratik sistemlerde lider olmak için en temel kriter halkın oyunu alabilmektir. Bu ise çoğunlukla:

• Popülerlik (medya görünürlüğü, hitabet yeteneği),

• Mali güç (seçim kampanyası finansmanı, reklam ve lobi faaliyetleri),

• Kitle psikolojisini yönetme becerisi (imaj, propaganda, sosyal medya kullanımı) gibi faktörlere bağlıdır.

Modern demokrasilerde birçok ülke için geçerli olan şu durum dikkat çekicidir:

• Bir siyasetçinin liderlik vasıflarının olup olmaması (örneğin kriz yönetimi becerisi, dış politika bilgisi, makroekonomi farkındalığı) değil;

• Topluma ne kadar iyi “göründüğü”, medyada ne kadar kabul edilebilir sunulduğu ve hangi söylemi ne kadar ustaca pazarladığı esas belirleyici olmaktadır.

Bu durum, siyasi kariyerin teknik yeterlilikten çok pazarlama stratejilerine dayanması sonucunu doğurur. Popüler kültürden gelen bir figür (örneğin TV şovu yapımcısı, futbolcu, şarkıcı) bir anda halkın sempatisini kazanıp siyaset sahnesine çıkabilir. Liderlerin bir kısmı, sadece duygusal çağrışımlar yaratarak, politik içeriği zayıf ama psikolojik etkisi güçlü söylemlerle iktidara ulaşabilmektedir.

Bu durumun doğurduğu başlıca sonuçlar:

• Yönetim kademelerine niteliksiz ama etkili iletişimciler gelebilir.

• Devlet hafızası ve sürekliliği zayıflar: Her seçimde politik yön değişebilir.

• Uzun vadeli planlar ikinci plana atılır, zira halkın hemen beğenisini kazanmak öncelik haline gelir.

• Gerçek meseleler yerine popüler temalar (göçmen karşıtlığı, dinî semboller, dış düşmanlar) üzerinden seçim kazanılmaya çalışılır.

Karşılaştırmalı Sonuç: Eğitimli Veliaht mı, Anlık Popüler Aday mı?

Bu karşılaştırma şunu ortaya koyar:

Kriter Monarşik/Şehzade Sistemi Demokratik Seçim Sistemi

Liderlik Hazırlığı Yıllarca süren planlı eğitim ve devlet tecrübesi Genelde kişisel inisiyatifle, çoğunlukla siyasi dışı kariyerden

Göreve Geliş Yolu Hanedan geleneği + sancağa çıkma + liyakat Halk oyu + medya gücü + finansal kampanya

Meşruiyet Temeli Geleneksel-ahlaki-dini, ilahi temsil iddiası Oylama sonucu popüler onay

İstikrar Potansiyeli Yönetime hazırlık ve devamlılık avantajı Seçim döngüleri nedeniyle kesintili politika

Zayıf Nokta Keyfîlik riski, liyakatsiz veliaht olması Popülizm, para gücüyle yükseliş, tecrübesizlik

Bu tabloya göre, tek başlı yönetimin başarısında belirleyici olan unsurlardan biri de sistemin lideri bilinçli şekilde hazırlama kapasitesidir. Bu eğitim ve hazırlık süreci, bir liderin sadece iktidara değil, devlete, halka ve tarihe karşı sorumlu davranmasını sağlayacak bir karaktere kavuşmasını amaçlar.

Demokraside bu türden bir hazırlık genellikle yoktur; tamamen kişisel tercih ve fırsatlar üzerine kurulur. Bu da, devletin başına liyakat sahibi olmayan, sadece kitleleri etkileyebilen ama yönetemeyen kişilerin gelme riskini artırır. Bu risk gerçekleştiğinde ise istikrarsızlık, kurumsal çöküş ve halkın hayal kırıklığı kaçınılmaz olur.

Yapay Zeka Araştırma Yeteneği İle Makale Zenginleştirilmiştir1
  1. ChatGPT 4.5 Kullanılarak toparlanmıştır ↩︎

Share:

Previus Post
Türkiye Kadın
Next Post
Katılım Bankacılığı:

Leave a comment

Cancel reply

Copyright 2024 Fatih Arslan All Rights Reserved. Geliyoo | WhatsApp: 0553 656 49 66 | Designed by CreaTwins.